İnsan kaybettiğinde suçu kimin üzerine atacağını çok iyi biliyor.

Bize bunu kim yaptı?

Kim önümüzü kesti?

Kim ihanet etti?

Kim düşmanlık yaptı?

Bunları konuşmak kolay. Hatta çoğu zaman konuşmak da gerekir. Gerçekten haksızlık yapılmışsa, bunun üzerini “biz de hata yaptık” diyerek kapatamayız.

Ama benim son zamanlarda daha fazla düşündüğüm başka bir soru var:

Peki biz nerede yanlış yaptık?

Bu soru biraz daha zor.

Çünkü insan başkasının yanlışını anlatırken rahat, kendi yanlışına bakarken huzursuz oluyor.

Hele bir de yıllarca büyük işler yapmışsanız…

Kurumlar kurmuşsunuz. Okullar açmışsınız. Gazeteleriniz, televizyonlarınız olmuş. Dünyanın dört bir tarafında insanlar sizi tanımış. Binlerce, hatta milyonlarca insana ulaşmışsınız.

Bütün bunların içinde farkında olmadan çok tehlikeli bir düşünce gelişebiliyor:

“Demek ki doğru yoldayız. Çünkü başarılıyız.”

Bence mesele tam burada başlıyor.

Başarılı olmakla haklı olmak aynı şey değil.

Çok olmakla doğru olmak da aynı şey değil.

Bir kurumun büyümesi, insanların sizi alkışlaması, çok para kazanmanız, güçlü insanlarla görüşmeniz veya milyonlara ulaşmanız yaptığınız her şeyin doğru olduğunun delili olamaz.

Ama insan başarıya alışınca bunu unutabiliyor.

Önce “Allah nasip etti” diyorsunuz.

Sonra “Biz başardık” demeye başlıyorsunuz.

Bir süre sonra da açıkça söylemeseniz bile içinizde şöyle bir duygu oluşuyor:

“Biz olmasak ne olurdu?”

İşte “ben” kibrinden daha tehlikeli olan şey belki de burada ortaya çıkıyor:

“Biz” kibri.

Çünkü “ben” diyen kibirli insanı hemen fark ediyoruz.

Ama “biz” diyerek kibirlenince bunun adını çoğu zaman kibir koymuyoruz. Aidiyet diyoruz. Dava şuuru diyoruz. Başarı diyoruz. Fedakârlık diyoruz.

Belki de bu yüzden fark edilmesi çok daha zor.

Bir süre sonra kaç okul açtığımızı, kaç ülkede olduğumuzu, kaç kişinin bizi izlediğini, gazetemizin tirajını, televizyonumuzun reytingini konuşmaya başlıyoruz.

Rakamlar büyüdükçe kendimizi de büyük görmeye başlıyoruz.

Sonra bir gün bütün bunlar elinizden gidiyor.

İşte o zaman çok önemli bir yol ayrımına geliyorsunuz.

Ya sadece size bunları yapanları konuşacaksınız…

Ya da bir taraftan haksızlığı yapanların karşısında dururken diğer taraftan aynayı kendinize çevireceksiniz.

Ben ikincisinin daha zor ama daha gerekli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü dışarıdaki düşmanı görmek kolaydır.

İçeride büyüyen kibri görmek zordur.

Belki çok büyüdük ama büyürken birbirimizden uzaklaştık.

Belki çok kurum kurduk ama insanı ihmal ettik.

Belki dünyaya sesimizi duyurmaya çalışırken hemen yanımızdaki insanın sesini duymadık.

Belki hizmet etmeyi konuşurken makamları fazla önemsemeye başladık.

Belki kardeşlik dedik ama birbirimizi çekemedik.

Belki tevazu dedik ama eleştiriye tahammül edemedik.

Belki de en kötüsü, elde ettiğimiz başarıları Allah'ın bizden razı olduğunun bir işareti gibi görmeye başladık.

Oysa bugün dönüp baktığımda başarı konusunda çok daha basit bir ölçünün önemli olduğunu düşünüyorum.

Bir yapı gerçekten başarılı mı?

İçindeki insanlara bakın.

Birbirlerinin başarısından mutlu olabiliyorlar mı?

Güç ellerine geçtiğinde nasıl davranıyorlar?

Kendilerinden olmayan insanlara nasıl bakıyorlar?

Eleştirildiklerinde ne yapıyorlar?

Makamını kaybeden insan hâlâ aynı davayı savunuyor mu?

Kimsenin görmediği yerde de aynı ahlakı koruyor mu?

Bence gerçek sınav bunlar.

Çünkü bina yapmak kolay olabilir.

Kurum kurmak da mümkün.

Para yeniden kazanılır.

Gazete kapanır, yenisi açılır.

Bir şirket batar, başka şirket kurulur.

Bugün sizi milyonlar izler, yarın kimse hatırlamayabilir.

Bunların hepsi gelip geçici.

Ama bütün bunların sonunda nasıl bir insana dönüştüğümüz asıl mesele.

O yüzden geçmişe baktığımızda sadece “Ne kadar büyüktük?” diye sormamalıyız.

Başka bir soru daha sormalıyız:

Büyüdük, peki ne olduk?

Daha mütevazı mı olduk?

Daha merhametli mi?

Daha adaletli mi?

Birbirimize daha mı çok sahip çıktık?

Yoksa büyüdükçe birbirimizi küçümsemeye mi başladık?

Bu soruların cevabını vermeden geçmişle gerçek anlamda hesaplaşabileceğimizi düşünmüyorum.

Elbette bize yapılan haksızlıkları unutmayacağız.

Mağduriyetleri yok saymayacağız.

Suç işleyen varsa onun suçunu da kendi hatalarımızın arkasına saklamayacağız.

Ama başkalarının yaptığı yanlışlar bizim kendi yanlışlarımızı konuşmamıza engel olmamalı.

Çünkü sürekli başkalarını suçlayarak insan kendisini değiştiremez.

Bazen kaybetmek insana kazanırken göremediği şeyleri gösterir.

Belki bugün elimizde eskiden sahip olduğumuz birçok şey yok.

Ama bunun bize çok değerli bir fırsat verdiğini düşünüyorum:

Kendimize yeniden bakma fırsatı.

Neyi neden yaptığımızı sorgulama fırsatı.

Başarıyı, gücü, sayıyı ve kurumları amaç mı yaptık, yoksa onları sadece birer araç olarak mı gördük?

Çünkü günün sonunda insanın elinden her şey alınabilir.

Parası.

Makamı.

Kurumu.

Şöhreti.

Çevresindeki kalabalık.

Hepsi gidebilir.

O zaman geriye tek bir soru kalıyor:

Bütün bunlar giderken sen neye dönüştün?

Bence asıl başarı da, asıl kayıp da burada saklı.

Çünkü insanın başına gelebilecek en büyük felaket sahip olduklarını kaybetmesi değildir.

Sahip olduklarını korumaya çalışırken kendisini kaybetmesidir.